Yerel

Prof. Dr. Zakir Avşar: Vekâlet gücünden rezalet yüküne- SDG-YPG-PKK dosyasının kapanışı

Akademisyen ve Haber7.com yazarı Prof. Dr. Zakir Avşar, ''Vekâlet gücünden rezalet yüküne- SDG-YPG-PKK dosyasının kapanışı'' başlıklı köşe yazısında SDG-YPG-PKK yapılanmasının bölgesel ve uluslararası düzlemde geldiği noktayı analiz ediyor.

Abone Ol

ANKARA - BHA

Akademisyen ve Haber7.com yazarı Prof. Dr. Zakir Avşar'ın ''Vekâlet gücünden rezalet yüküne- SDG-YPG-PKK dosyasının kapanışı'' başlıklı köşe yazısında şu ifadelere yer verdi:

''Suriye sahasında son gelişmeler, eli kanlı ve aşağılık, çok sahipli bir silahlı terör örgütünün tasfiyesi ve modern Ortadoğu tarihinin en uzun ve en yıkıcı siyasal mühendislik girişimlerinden birinin iflasıdır.

ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın “SDG’nin kullanım süresi doldu” cümlesi, bir diplomatik değerlendirmeden çok daha fazlasını ifade etmektedir. Bu cümle, 2011 sonrası Ortadoğu’ya egemen olan vekâlet savaşları paradigmasının Türkiye, Irak ve Suriye özelinde çöktüğünün resmî ilanıdır.

Suriye Demokratik Güçleri adı verilen ve PKK bağı bilinen, en azından inkâr edilmeyen yapı, sözüm ona DEAŞ’a karşı etkili bir araç olarak kurgulanmıştı Ancak siyasal anlamda hiçbir zaman bu vazifeyi görmediği gibi bir “özne” de olmadı; bir enstrümandı.

Uluslararası ilişkiler teorisinin en temel ilkelerinden biri şudur: Büyük güçler, sahadaki yerel aktörleri amaçları için kullanır; o aktörlerin kendi amaçlarını gerçekleştirmesi, ancak bu büyük güçlerin çıkarlarıyla örtüştüğü sürece mümkündür. SDG-YPG-PKK’nın trajedisi de tam olarak burada yatmaktadır.

Bulunduğu bölgede, kendisini var etmek için kurulan DAEŞ yapısını, efendilerine karşı dahi bir koz olarak kullanmaya kalkışan; yüz bin kişilik bir silahlı güç oluşturdukları yalanı ile efendilerini para, silah ve mühimmat bakımından dolandıran, soyan; buna mukabil girdikleri her silahlı müsademede kuyruğu toplayıp kaçan, hiçbir varlık emaresi gösteremeyen palavradan bir örgüt efendileri için yük haline gelmişti.

Artık iyice gün yüzüne çıkan bir gerçek var ki, ABD, İsrail ve Batılı ülkeler, SDG-YPG-PKK ile bir halkın kaderini değil, bir dönem için kendi çıkarları için gerekli gördükleri operasyonel ihtiyacı yönetmiştir.

DEAŞ tehdidi gerekçesiyle SDG desteklendi ama özünde bölge istikrarsızlaştırıldı, milyonlarca insan yerinden yurdundan oldu, hayatını kaybetti; Türkiye oyunu bozup, Suriye’de Esed rejimini ve destekçilerini ülke dışına atacak milli yapıyı destekleyip Şam’da güçlü ve halka yaslanan bir hükümet kurulunca, DEAŞ kullanım ömrünü daha önce tamamlayınca ise SDG-YPG’nin varlık nedeni de ortadan kalktı.

Üstelik Türkiye çok akıllı bir hamle ile Terörsüz Türkiye ve Terörsüz Bölge kartını ortaya koyup, bunu da fiili ve fiziki gücü ile tahkim edince hiçbir terör örgütü için bölgede yaşama vasatı kalmadı…

Trump’ın “Hiçbir borcumuz, yükümlülüğümüz yok, çok para ve petrol verdik” ifadesi, bu ilişkinin ahlaki ya da stratejik değil, bütünüyle işlemsel (transactional) bir zeminde kurulduğunu açıkça göstermektedir.

Bu noktada devlet kuramı devreye girer. Max Weber’in klasik tanımına göre devlet, meşru şiddet tekeline sahip olan yapıdır. SDG-YPG-PKK ise ABD’nin askeri varlığına yaslanarak fiili bir şiddet alanı oluşturmuş, ancak bunu hiçbir zaman meşru bir devlet yapısına dönüştürememiştir. Çünkü meşruiyet yalnızca silah ve toprakla değil; tanınma, hukuk ve merkezî egemenlikle mümkündür. Suriye’de merkezî devletin yeniden ortaya çıkması, SDG-YPG-PKK’nın bu alanını yapısal olarak ortadan kaldırmıştır.

Barrack’ın vurguladığı “artık Suriye’de uluslararası alanda tanınan bir hükümet var” ifadesi, tam da bu yüzden belirleyicidir. Uluslararası sistemde tanınmış bir devlet varken, onun dışında silahlı bir aktörle güvenlik ortaklığı sürdürmek hukuken de siyaseten de sürdürülemez hale gelir. Bu, yalnızca ABD’nin tercihi değil; Vestfalya sisteminin zorunlu sonucudur.

SDG-YPG-PKK’nın en büyük stratejik yanılgısı, kendisini geçici bir savaş aygıtı olarak değil, kalıcı bir siyasi yapı olarak kurgulamasıdır.

Tarihsel sosyoloji bize şunu öğretir: Silahlı örgütler ya devlete dönüşür ya da devlet tarafından tasfiye edilir.

Ancak bir silahlı yapının devlete dönüşebilmesi için dış destek değil, iç toplumsal meşruiyet ve uluslararası tanınma gerekir.

SDG-YPG-PKK ne Arap nüfus üzerinde kalıcı bir rıza üretebildi ne de Kürt toplumunun tamamını temsil edebildi. Bu nedenle yarı-özerk alanı, sosyolojik olarak da boşlukta duruyordu.

Bugün ABD’nin Şam’a yönelmesi, Suriye devletinin hem askeri kurumsal zaferidir. İç savaşlar, rejimleri yıkabilir; ama devletleri her zaman yıkamaz. Suriye devleti, on üç yıl boyunca büyük ölçüde askeri kapasitesini kaybetmiş olabilir; ancak uluslararası hukuk, diplomasi, bürokrasi ve sınır tanımı açısından varlığını korudu. Şimdi bu “kabuk” yeniden dolmaktadır.

Bu gelişmenin bölgesel anlamı da son derece nettir. Vekâlet örgütleriyle harita çizme dönemi kapanmaktadır.

ABD’nin SDG-YPG-PKK’ya verdiği yüzlerce milyon dolar, onbinlerce tır silah, mühimmat araç gereç, askeri teçhizat, eğitim uzun vadede kalıcı bir siyasi yapı üretememiştir. Çünkü bölgenin tarihsel yapısı, etnik mikro-devletçikleri değil, merkezî egemenlikleri üretir. Irak’ta, Lübnan’da ve Suriye’de yaşanan her kriz, bu gerçeği teyit etmiştir.

SDG-YPG-PKK’nın “entegrasyon” çağrılarıyla Şam’a yönlendirilmesi, Kürt nüfus için de daha rasyonel bir zemin sunmaktadır.

Silahlı özerklik, kısa vadede güç üretir; ancak uzun vadede o toplumu sürekli savaşın tarafı haline getirir. Oysa vatandaşlık, anayasal güvence ve siyasal temsil, kalıcı kazanımların tek yoludur. ABD’nin bugün bunu telkin etmesi, gecikmiş ama zorunlu bir kabuldür.

Sonuç olarak yaşanan şey bir “politik dönüş” değil, bir “jeopolitik normalleşme”dir. Devlet dışı silahlı yapılar, büyük güçler için faydalı oldukları sürece yaşar; ama bölgenin tarihsel dokusunda yer edinemezler.

SDG-YPG-PKK’nın tasfiyesi, bir örgütün ve bir yanılsamanın da sonudur: Ortadoğu’nun silahlı taşeronlarla yeniden şekillendirilebileceği yanılsamasının.

Gerçek, her zaman eninde sonunda geri döner. Suriye’de de dönmüştür.''