ANKARA - BHA

Akademisyen ve Haber7.com yazarı Prof. Dr. Zakir Avşar'ın ''Çürüme, rezalet, sefalet, sefahat ve kamu kaynakları'' başlıklı köşe yazısında şu ifadelere yer verdi:

''İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile ilgili yolsuzluk ve yozlaşma konuları her geçen gün yeni bir boyut kazanıyor. Her yeni sayfa ile birlikte de bir öncekinden vahim, mide bulandırıcı hale geliyor. Kamuya ait kaynakların nasıl savurganca ve hatta kelimenin tam anlamıyla hovardaca, gayriahlaki bir şekilde kullanıldığı bir bir ortaya çıkıyor.

“Masumiyet karinesi nerede kalıyor?” diyecekler, erken hüküm cümleleri kurmakla suçlayabilecekler, özel hayatı, kişisel tercihleri öne sürenler çıkabilir ama bu kadar itiraf ve maddi belge ve bulgudan sonra ve olay örgüsü dikkate alındığında ahlaken en toleranslı davranabilecek kişi ve kesimlere bile marjinal gelecek bu hal maalesef yozlaşmanın da ötesinde çürüme olarak kabul edilecek türdendir.

İBB Dosyasına ve davasına hala siyasi bir veçhe ile bakmakta ısrar edenler, öyle takdimi kişisel ve siyasal gelecekleri için tercih edenler ve bu eksende kitleleri de güdüleme kararlılığını sürdürenler olacaktır. Onları da Allah ıslah etsin. Bilmediklerinden değil, muhtemelen başka bir çıkar yol bulamadıklarından bu rezalete, kirlenmeye, çürümeye göz yummayı tercih ediyorlar.

Aksi olamaz, çünkü bu hadise geldiği yer itibariyle Cumhuriyet tarihimizde eşi benzeri görülmemiş bir rezalet, sefalet, sefahat evrenine işaret ediyor…

Modern devletlerde kamu kaynağı, yalnızca mali bir varlık değil; toplumsal refahın, hizmet sunumunun ve sosyal adaletin sürdürülebilirliğini teminat altına alan bir emanet niteliği taşır. Bu nedenle kamu bütçesi, iştirakler, ruhsatlandırma alanları, maden ve benzeri ekonomik faaliyetlerden elde edilen gelirler; sıkı denetim, şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkeleri çerçevesinde yönetilmek zorundadır.

Kamu kaynağının özel hayat gerekçesiyle, kişisel tercihler ifadesiyle; kişisel tüketime, gösterişli harcamalara veya toplum sağlığı ve düzeni açısından riskli alanlara, gayriahlaki zevklere yönlendirilmesi iddiası, bireysel bir etik sorununun ötesinde kamu düzenini, mali disiplini ve kurumsal güvenilirliği doğrudan ilgilendiren yapısal bir zaafiyete işaret eder.

Bu tür iddialar, hukuki açıdan bakıldığında zimmet, görevi kötüye kullanma, rüşvet, irtikâp, suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama, uyuşturucu kullanımı, temini, satışı, fuhşa teşvik ve örgütlü suç çerçevesinde değerlendirilmesi gereken ağır risk alanlarını gündeme getirir.

Kamu gücüne dayalı yetkilerin özel çıkar için kullanılması, devletin tarafsızlığı ve hizmet üretme kapasitesi üzerinde aşındırıcı bir etki yaratır. Kurumların meşruiyeti, yalnızca mevzuata uygunlukla değil, etik standartlara uyum ve kamusal yarar ilkesinin gözetilmesiyle güçlenir.

Etik, kamu yönetiminin “yumuşak hukuku” olarak işlev görür; kuralların ötesinde davranış standartlarını belirler ve kurumların iç iklimini şekillendirir. Günlerdir ortalığa dökülüp saçılan İBB kaynakları ve malvarlığı üzerinden kurulan sefahat düzeninde yer alan lüks tüketim, uyuşturucu kullanımı, cinsellik, kumar ve kişilerin araçsallaştırılması gibi unsurlar, kurumsal etik erozyonunun göstergeleri olarak okunabilir.

Bu tür pratikler, ilgili bireylerin dışında kurumsal kültürün tamamının risk altına girdiğine işaret eder. Zira etik erozyon, “istisna” gibi görünen davranışları normalleştirir, rol model etkisiyle yayılım gösterir ve nihayetinde kurumsal performansı düşürür.

Kurum içinde etik iklimin zayıflaması; iç denetimin etkisizleşmesi, ihbar mekanizmalarının işlemez hale gelmesi ve yönetişim zincirinde “karşılıklı menfaat ağlarının” oluşması gibi sonuçlar doğurabilir. Bu durum, hesap verebilirliğin fiilen askıya alınmasına ve hukuki risklerin birikmesine yol açar.

Sosyoloji literatürü, kapalı ve karşılıklı menfaate dayalı ağların, zaman içinde kendi normlarını üreten “yarı-resmi” yapılara dönüşebileceğini gösterir. Bu eşi görülmemiş rezalette ima edilen türden ağlarda güç, maddi kaynaklara erişim ve sembolik statü (özel ulaşım, koruma, ayrıcalıklar vb.) üzerinden yeniden üretilir. Bu ağlar, bağımlılık ilişkileri ve borçlandırma yoluyla bireyleri kontrol altında tutabilir; bu da asimetrik güç ilişkilerinin pekişmesine neden olur.

Bu tür yapılanmalar, kurumların resmi karar alma süreçlerini dolaylı biçimde etkileyebilir; kaynak tahsisi ve hizmet sunumunda kayırmacılık riskini artırır. Uzun vadede, toplumda “kurallara uyanların dezavantajlı olduğu” algısını besleyerek hukuka güveni aşındırır.

Halk ekmek 5 yeni ekşi mayalı ekmek daha üretti
Halk ekmek 5 yeni ekşi mayalı ekmek daha üretti
İçeriği Görüntüle

Kamuoyuna yansıyan bu tür skandal ötesi rezaletler, doğruluğu yargı süreçleriyle netleşmeden dahi, kamu güveni üzerinde ciddi bir aşındırma etkisi doğurur. Kurumlara duyulan güvenin zedelenmesi; vergi uyumu, kamu hizmetlerine katılım ve toplumsal dayanışma gibi alanlarda olumsuz sonuçlar doğurur. Genç kuşaklar açısından bakıldığında, “dürüst yollardan yükselme” inancının zayıflaması, beyin göçü, kayıt dışı arayışlar ve etik relativizm gibi riskleri büyütür.

Toplumsal sağlık perspektifinden ise, bağımlılık yaratan maddeler, kumar ve benzeri pratiklerin normalleşmesi; aile yapısı, ruh sağlığı ve toplumsal bütünlük üzerinde kalıcı hasarlar bırakabilir. Bu nedenle mesele, yalnızca adli bir soruşturma konusu değil; kapsamlı bir sosyal politika ve kurumsal reform ihtiyacı olarak ele alınmalıdır.

Bu tür risk alanlarının yönetimi için çok katmanlı bir yaklaşım gereklidir:

1-Şeffaflık ve Açık Veri: Kaynak tahsisi, ruhsatlandırma ve gelir-gider kalemlerinde açık veri uygulamaları; sivil denetimi güçlendirir.

2-Bağımsız Denetim: İç ve dış denetim birimlerinin kurumsal ve fiili bağımsızlığının güvence altına alınması.

3-Etik Altyapı: Etik kurulların etkinliği, çıkar çatışması beyanlarının zorunlu hale getirilmesi ve düzenli etik eğitimleri.

4-İhbar Mekanizmaları: Koruyucu mevzuatla desteklenen güvenli ihbar kanalları.

5-Dijital İzleme: Harcama ve sözleşme süreçlerinde izlenebilirliği artıran dijital çözümler.

6-Sosyal Politikalar: Bağımlılık ve riskli davranışlara karşı önleyici ve rehabilite edici programlar.

Bu rezaletler, doğruluğu yargı süreçleriyle belirlenecek iddialar olarak ele alındığında dahi, kamu yönetimi, etik ve toplumsal bütünlük açısından yüksek riskli bir yapı ihtimaline işaret etmektedir. Bu ihtimal, bireysel davranışlardan öte, kurumsal yönetişim ve kamu güveni meselesidir. Kurumların meşruiyeti, salt hukuki uygunlukla değil; şeffaflık, etik tutarlılık ve kamusal yararın kararlılıkla gözetilmesiyle güçlenir. Bu çerçevede, önleyici mekanizmaların güçlendirilmesi ve kurumsal kapasitenin artırılması, yalnızca bir idari tercih değil; toplumsal sürdürülebilirliğin zorunlu bir gereğidir.

Ülkemizin Anamuhalefet Partisi’nden, sokaklara döktüğü saygıdeğer kitlesinden meseleye sağduyu ile yaklaşmasını, olayı tüm boyutları ile kavramasını, iktidar hırsının dışında hepimiz için çok ciddi ve önemli bir gelecek, varlık problemi olarak görmesini beklemek en doğal hakkımızdır.

Bu ağır ve rezalet dolu yükü taşımaya hevesli olanlar istediklerini yapmaya devam edebilirler ama bu yük daha fazla CHP seçmeninin ve teşkilatlarının üzerine bindirilmemelidir…''